Ne gariptir değil mi?


Yazan: Abdullah Gündüz
Hayata hazırlanmaya bir ömür veririz de o hayatı yaşamaya ne fırsat bulabiliriz ne ihtiyaç duyarız. Görmeyiz mesela tüketilen günlerimizin ne uğruna eridiğini…
Sormayız kendimize o eriyen dünlerimizin, yarınlarımıza ne kattığını veya ne katmadığını…
Ve yine bilmeyiz ki günlerden bir gün yarınımızın olmayacağını, hayatımızın o biriken dünlerden ibaret olduğunu…
Dönüp baktığımızda kocaman bir hayat yaşarız da o hayata ne kattığımızla ilgilenmeyiz.
Halbuki her şeyin dünündeyiz; öğreneceklerimizin, kazanacaklarımızın, başaracaklarımızın, amaçlarımızın, umutlarımızın ve yarına bırakacaklarımızın.
Aslında bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Abilerimiz var kitaplar dolusu, hayatlar dolusu, tecrübeler dolusu bize yaşanmışlıklarını bırakan. Bize sesleniyorlar:
‘’Alın, bakın, yanlışları çıkarın, eksikleri tamamlayın, daha güzelleri ile doldurup geleceğe teslim edin.’’ diye. Ne büyük şans değil mi ? Geriden gelen tecrübe, bilgi, birikim sermayesini kullan, yeni katma değerler ekle ve geleceğe hediye et.
Peki, yapıyor muyuz acaba?
Hayata hazırlanmanın güne hazırlanmayla başladığını biliyor muyuz? Güne uyanınca uyanamayanlardan şanslı olduğumuzu; o güne iyi, güzel , faydalı veya kötü, çirkin, zararlı şeyleri kaydetme fırsatımızın olduğunu biliyor muyuz?
Bir gülümsemeyle başladığımızda yaşamın da bize gülümseyerek geleceğini biliyor muyuz?
Hayatın bize sunduklarının bizlerin yaydığı enerjilerin bileşkesi olduğunu biliyor muyuz? Güzel gördüğümüzde güzel düşüneceğimizi , güzel düşündüğümüzde hayatımızdan daha fazla lezzet alacağımızı biliyor muyuz?
Aradığımız şey her ne ise, elde etmek istediğimiz şey her ne ise bunun kendimizde saklı olduğunu biliyor muyuz?
Kazanılacak şeyin sadece para olduğunu düşünürüz, hep zamanı harcayarak. Bakmayız çevremize, yetişmemiz gereken otobüsü, servisi, arabayı, gözümüz arar da durağın yanındaki bize soluduğumuz havayı veren ağacı, fark etmeyiz, yaz aylarında güneşten gölgeden, kış olunca kardan yağmurdan korusa da fark etmeyiz.
Binip aracımıza oradan uzaklaşırken her şey yerinde duruyor ve biz hızla ilerlerken geride bıraktığımızı durak sanırız. Halbuki yaşamımızın bir parçasını daha eksiltip bıraktık oraya. Tıpkı bizden önce de yaşayanların bıraktığı gibi.

Biz kendimizi yetişmemiz gereken işimiz olduğuna o kadar inandırmışızdır ki mutluluğu, huzuru böyle yakalayacağımızı düşünerek masmavi gökyüzünü, etrafımızı, insanları, ağaçları, çiçekleri, toprağı hiç fark etmeyiz. Sormayız kendimize mesela en kıymetli olan nedir? diye. Çok susadığımızda sudur, acıktığımızda yemektir. Yorgunluktan dermanımız bittiğinde uyumaktır. Canımız yandığında ağrımızın dinmesidir. Tutmak için ellerini cebine koyduğunda özgürce yürüyebilmektir. Gurbetteki için sıladır. Astım hastası için sadece farkında bile olmadığımız nefesi rahat alabilmektir… Bitmedi aldığı nefesi de verebilmektir. Hasta için sağlığına kavuşmaktır çünkü uzaklaşmış olduğu şeyin sağlık olduğunu o an görmüştür.
Nikah masasındaki hayata adım atacak çift için en kıymetli şey sadece evet kelimesidir. Kazadan son anda kurtulan bir kişi için atmadığı o son adımdır. Çok önemli olan bir sınavda kalan son beş dakikadır. Sevdiğimizin yüzündeki gülücüktür, gamzedir. İlla büyük acılar mı çekmeliyiz küçük mutlulukları fark etmemiz için. Ümitsizliğe kapılmak yerine çözüm arasak olmaz mı mesela? Hiçbir şey için geç olmadığını, başlamadan çalışamayacağımızı, çalışmadan başaramayacağımızı, sevmeden sevilemeyeceğimizi, mutlu etmeden mutlu olmayacağımızı kendimize inandıramayız mı?

O koştura koştura yetiştiğimiz işimizde ve günümüzde hep başkalarını dinlerken şöyle bir arkamıza yaslanıp kendimizi dinlesek, acaba yüreğimizi susturup öfkemizi mi konuşturuyoruz, mantığımızı mı, nefretimizi mi, gururumuzu mu yoksa sevgimizi mi? Çocukları hiç durup bir film izler gibi izledik mi? Kurdukları oyunları ve o oyunlardaki figürleri rolleri. Bize tutulan ayna gibidir. Kendimizi oradan izleyebiliriz. Kavga ederler mesela kızarlar küserler ama bir bakarsın sarılıp barışırlar. Neden biliyor musunuz? Mutlulukları gururlarından önde olduğu için.
Çocuklarımızın önce doğmasını bekliyoruz sonra yürümesini sonra konuşmasını sonra büyümesini zaman ilerliyor sonra çalışmasını, çok çalışmasını bekliyoruz sonra kazanmasını sonra başarmasını bekliyoruz. Ya O? Sevilmeyi bekliyor ilgilenilmeyi önemsenmeyi fark edilmeyi inanılmayı güvenilmeyi bekliyor sarılmayı bekliyor. Bunlarla beslenmek istiyor aslında. Yedirdiğimiz hamburgerlerle pizzalarla değil.

Böyle böyle bitiriyoruz eritiyoruz tüketiyoruz günlerimizi ve günlerimizin bakiyesi olan hayatımızı işte.
Güneş, gölgelerimizin boylarıyla oynarken gün içinde. Ve gölgelerimizin boyunun en uzun olduğu akşam yaklaşırken ve sabah uzaklaştığımız durağa tekrar yaklaşırken, tarif edemediğimiz duygularımıza bir baksak, biten günlerimize bir baksak arkasından geriye neler bıraktı diye. Neleri erteliyoruz, neleri görüyoruz ve neleri görmüyoruz diye.
HADİ GÜN SENİNDİR.
ÇÜNKÜ İNSANIZ BİZ…

Abdullah Gündüz

Telefon ve Whatsapp
+90 507 764 62 62