İnsanlar plan yapar


Yazan: Abdullah Gündüz

İnsanlar Plan Yapar Kaderler Gülermiş

Hani akşamdan başımızı yastığa koyduğumuzda yarının planını yaparız ya. Nereye gideceğimizi, kaçta gideceğimizi, gün içinde kimlerle görüşeceğimizi, hatta nasıl görünmemiz gerektiğini tasarlarız ya;
mutlu görünmeliyim, sevimli görünmeliyim, şık görünmeliyim , disiplinli, güzel, karizmatik
görünmeliyim deriz ya…
Gün ışıyınca da aracımızla veya otobüsle o planladığımız güne doğru heyecanla ilerlerken; hastanelerin, kabristanların önünden farkında olmadan geçeriz ya. Orada bulunanların da planlarında, yarınlarında o görünen veya görünmeyen kazalar, belalar yoktu aslında.  Ama o planlanan güne gülen kader, bir anda hiç hesapta olmayan bütün öncelikleri değiştiriverir.
Yetişmemiz gereken randevumuz bir anda yetişmemiz gereken hastane oluverir. Elimizdeki adresi ararken hakim karşısında buluveririz kendimizi. Beklediğimiz bir iş anlaşması telefonu, yakınımızdan aldığımız kötü bir habere dönüşüverir.
Kimin ne olduğu belli ama kime ne olacağı hiç belli değil aslında.
Hiç kimse sabah evinden çıkarken bir suçun parçası, bir kazanın unsuru, bir olayın başrolü olacağını düşünerek ve planlayarak çıkmıyor aslında.
Ve ne enteresandır ki yaşamadan, bir anda karşılaşmada veya kendimiz içinde bulunmadan, başkalarının yaşadıklarını bir film sahnesi gibi izleriz ve günümüze devam ederiz kendimizi hiç kandırmadan.
Halbuki hiç böyle değildir. Her an her şey bizler içindir. Ama biz yine de bizlerin olmayanlara seviniriz, bizlerin olmayanlara üzülürüz.
‘’Benim hayatım.’’  deriz ama emanettir bilmeyiz.  ‘’Benim sağlığım.’’ deriz, gözle bile görünmeyen mikroba, bir virüse yeniliriz. Kendimizi çok basit şeylerden dolayı mutsuz hissederiz de depresyona girmeye bile fırsatı olmayan insanları, analarımızı, babalarımızı hiç görmeyiz. Küresel ısınmayı önemsediğimizi dile getiririz de çoraklaşan toprak mı ruhlar mı, kalpler mi, duygular mı, hisler mi, bakmayız hiç.
Kendimizi çocuklarımıza, onların eğitimine, onların terbiyesine adadığımızı düşünürüz de onların terbiye değil de bizleri taklit edeceğini görmeyiz. Çocuklarımıza öğretilmiş olmayı değil de öğrenmiş olmayı yeğleyebilsek ve bizden sonraki nesillere aktarabilsek ve onlara sadece yeri geldiğinde “hayır” demeyi öğrenebilsek ve çocuklarımıza direkt inanmayı değil; sorgulamayı, sorguladıktan sonra kabullenmeyi öğretebilsek. Bilmemeyi, sormaktan çekinmemeyi öğretebilsek. Denenmesi denemeye gerek olmadığını öğretebilsek. Zaten mini bir hayat bilgisi kitapçığını ceplerine koymuş olmaz mıyız?
İnanın bunlar şan, drama, keman, piyano ve binicilik eğitiminden çok daha önemli. Fizik, kimya, biyoloji de zaten zamanla öyle veya böyle öğreniliyor.
Hepimizin en büyük şikayetidir meşgul olmak ama aslında meşgul olmakla meşgulüzdür, farkında değiliz.
İçinde bulunduğumuz dönem, yaşadığımız çağ; korku, endişe, kaygı, depresyon, meşguliyet çağı haline gelmiştir.
Yalnızlıktan, işsizlikten, yoksulluktan, kalabalıktan, patrondan, amirden, müdürden… Ve korku, kaygı, endişe öylesine bürümüştür ki hepimizi… Ayrıntıda öylesine boğulmuşuzdur ki çevremizde olup biten güzelliklere, renklere ayıracak vaktimiz bile kalmamıştır. Hayatın ve bu hızlı çağın ritmine öylesine kaptırmışız ki kendimizi, bir soluklanmak, bir duraksamak, derin bir nefes almak ve hatta durmak hiç gelmez aklımıza.
Göremediğimiz kendimiz olduğunu bir türlü görmeyiz.

Belki de bir anda karar verip aniden durması gerekiyor; her şeyin ve herkesin, aynı hızla aynı ritimle ilerlerken. Çünkü ancak o zaman yani o durduğumuz an göreceğiz nereye doğru sürüklendiğimizi. Ve o zaman anlayacağız kendimizin dışında her yere koştuğumuzu kendimize gurbeti yaşattığımızı. Halbuki hayatı durdurmamalıyız; yaşamalıyız. Çünkü hayat bize verilmiş boş bir film gibidir. Biz başrolünde oynayacağız, biz dolduracağız yaşanmışlıklarımızla o boş filmi. Ve günün birinde en sevdiklerimizin önünde seyredeceğiz kendi filmimizi; ya övünerek ya dövünerek…

Bu dünyada hepimiz sınırlı sürede bulunuyoruz. Ama bizden daha uzun yaşayacaksa bir şeyler yapabilmeliyiz. Neyi sevdiğimize değil, niye sevdiğimize bakmalıyız. Neye yöneldiğimizi değil, niye yöneldiğimize bakmalıyız. Çünkü neyi ve kimi seviyorsak o kadarız ve oradayız.
Yaşayamamak da bir tek insana özgüdür. Yoksa hangi balık kendini boğmuştur. Hangi kuş kendini gökyüzünden aşağıya atmıştır. Bakıyorsunuz koca profesör karısını döverek öldürüyor. Tinerci enkazdan yaralı çocuğu kurtarıyor. Dilenci ve kağıt toplayıcısı topladığı parayla sokak hayvanlarını besliyor. Üniversite öğrencisi kediyi parçalıyor; küçük çocuk yaralı kuşu hastaneye götürüyor. Din adamı sapık çıkıyor; hayat kadını böbreğini bağışlıyor. Demek ki insanları statülerine göre aşağılamak veya yüceltmek yerine kalplerine bakmamız gerekiyor. Ve insanların kendileriyle tanışmamız gerekiyor; şartlarıyla ve durumlarıyla değil. Çünkü ancak o zaman be kazandığımızı ve ne kaybettiğimizi anlarız.

Bütün mesele etrafı, dünyayı, hayatı doğru okumaktır. Kainat yolculuğunu seyretmek ve görmek. Böyle der kalem ehli.

Olduğu gibi sevmektir, olmasını istediğimiz gibi değil. Sevdiğimiz için güzel olmalıdır, güzel olduğu için sevmek de değil. Çünkü en iyisine sahip olan değil, sahip olmadığının tadını çıkaran mutludur. Bu yüzden de biz de rahatı yastıkta değil kafada, döşekte değil vicdanda aramalıyız. Ve yorgana değil huzura sarılıp uyumalıyız.
Ve şuna inanmalıyız ki: Muhteşem bir geçmişimizin olmaması, muhteşem bir geleceğimizin olmayacağı anlamına gelmez.
İnsan önce kendinin sanatkarı olmalı; kendinin ressamı, ustası olmalı. Kendinin mühendisi, kaptanı olmalı. Ve kendisiyle yarışmalı. Başkalarından ne kadar üstün olduğunu değil, dünkü halinden ne kadar üstün ona bakmalı. Ve arada sırada kenara çekilip bakmalı; kendisi kimde ne kadar diye. Ve kim kendisinde ne kadar diye tartmalı.
Çünkü bazı insanlar onlar için neler yaptığımızı anlamazlar; ta ki siz yapmayı bırakana kadar. Hem kimi insan ilaç gibidir; hasta olduğunuzda, rahatsız olduğunuzda gözünüz arar ihtiyaç duyarsınız. Kimi insan yemek içmek gibidir; acıkınca, susayınca gereksinim duyarsınız. Kimi insan da hava gibi nefes gibidir, her an iki defa ihtiyacınız vardır ama hiç farkında bile değilsinizdir. Ta ki günün birinde nefesiniz kesilinceye kadar. İşte o an anlarsınız kıymetini.
Hayat öyle hunharca, bola döke kullanacağımız bir şey değildir. Zamanı da yaşamı da sevgiyi de saygıyı da iyi niyeti de israf etmemeliyiz. Zamanım yok da dememeliyiz. Gün sana on dört bana yirmi dört saat değil. Niyetim yok demektir aslında o cümle. Bahane üretmeyi bırakıp sevdiklerimize ve sevmediklerimize vakit ayıralım.
Gülmek için de mutlu olmayı beklemeyelim. Geride bıraktıklarımıza odaklanırsak önümüzü asla göremeyiz. Geçmişin gitmesine izin vermezsek geleceği oturtacak yer bulamayız.
Hepimiz içindeki sesin göklerden gelmesini, sihirli bir değneğin dokunmasını içten içe bekleriz ya, belki de evrenin bize aslında ne istediğimizi söylemesine ihtiyaç yoktur. Bizim için doğru olanın mesajı, içimizde vardır.

Bu yüzden hayatın kolaylaşmasını beklemeyi bırakmalıyız. Birilerinin ve bir şeylerin bizi kurtarmasını beklemeyi bırakmalıyız. Hedeflerimize ve amaçlarımıza bağlanmalıyız; olaylara ve kişilere değil.
Hep merak ederiz ya birilerinin biz ne kadar sevdiğini. Fallarda baktırmaya gerek yok aslında. Ben söyleyeyim size. Hayatlarında, yaşamlarında ne kadar yer veriyorsa inanın ki o kadar seviliyoruz. Formül bu. Çünkü sevmek dilin işidir, hissetmek kalbin işidir. Sevgi zaman ve mekanı aşan tek şeydir.
Sevgi de aşk da masum olduğu için her kalbe misafir olmaz. Bakmayın siz öyle ortalığın aşk kaynadığına; herkesin çok ama çok sevdiğine. Aşk varsa şikayet yoktur. İnce bir sitem vardır o bile güzeldir.

Demiş ya şair,
Al çuhanın kenarında hare ben
Ne ettim de gücendirdim yare ben
On parmağım kandil ettim mum ettim
El yarandı yaranamadım yare ben…

Kalbi olanın arkasından gitmek lazım, nefsi ve hissi işlerin sonu hüzündür hep. Derin konulardır bu işler. Deniz suyu gibidir; içtikçe yanarsın… Yandıkça içersin… Yaşadıkça anlarsın… Anladıkça tükenirsin, tükendikçe değiştirirsin…
Bir insan değişmeye başlamışsa ya hayattan çok büyük bir ders almıştır, ya da çok büyük bir acıyla bir anda yüz yüze kalmıştır. Bu yüzden aynı açıdan değil aynı acıdan bakanlar daha iyi anlaşılır.
Alışmayız aslında hiç bir şeye, sadece katlanmayı öğreniriz. Uçup gidiyormuş gibi olsa da her şey, tortusunu bırakır hep. Lakin hayatı da gerçeği de olduğu gibi kabullenmezsek, hak edenden esirgeyip hak etmeyene sunarsak en büyük haksızlığı da kendimiz yapmış oluruz. Hayatımıza giren herkese evet değer vermeliyiz ama herkesin özel olduğunu düşünmemeliyiz. Herkese iyi evet saygı duymalıyız ama layık olanı sevmeliyiz. Bize öğüt veren kişinin de kusursuz olması gerekmez, bizde eksik olan bir şeyleri tabii ki bize verebilir. Ve suskunluğumuzu anlamayan muhtemelen sözlerimizi de anlamaz. O yüzden sağıra sözümüzü köre yüzümüzü süslemeye gerek yok. Çünkü hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir.
Demem o ki sesimizi değil sözümüzü yükseltelim. Bizden yarına ne kalacak ona bakalım.
Aynaya bazen de ne kadar güzelim diye değil; ne kadar insanım diye bakalım.
Günümüzü lise son sınıf ve son cuması gibi yaşayalım. Sevdiklerimizi ilk günkü heyecanla sevelim ya da son günkü.
Çocuğumuzun sadece annesiyiz babasıyız sahibi değiliz bilelim.
Eşimizin sadece kocasıyız sahibi değiliz bilelim.
Çalışanlarımızın sadece patronuyuz sahibi değiliz bilelim.
Memurlarımızın sadece amiriyiz, patronuyuz sahibi değiliz bilelim.
Sahiplenmek ile sahip çıkmak çok çok farklı şeyler bilelim.
Hasbî olalım, hesabî olmayalım bilelim.
Kimsenin bize inanmasını beklemeden önce kendimiz kendimize inanalım, kendimize güvenelim.
İnsanoğlu sıkıntıya girmeden, zora düşmeden yetenekleri ortaya çıkmaz.
Dert, bela, sıkıntı bizden intikam almak için gelmez. Dert, ambalajdır. İçini bilmeden, sonunu görmeden, yıkılmayalım.
Bırakın arada sırada canınız sıkılsın.
Bırakın arada sırada moraliniz bozulsun.
İnanın duygularımız da geliştirilebilir.
Gerçi akıllar pazara çıkmış da herkes yine kendi aklını satın almış… Yine de benden söylemesi: Unutma, karakterin kaderindir…
Ve yine demem o ki ölümden sonra yaşam var merak etmeyin. Gelin ölümden önce yaşam var mı ona bakalım ve onu yaşayalım. Çünkü.. İNSANIZ BİZ.
Abdullah Gündüz

Telefon ve Whatsapp
+90 507 764 62 62